Homify
App Store Google Play
MİMARLIK HAYATTIR - "BİR KENTİ KEŞFETMEK"

Bir kenti bazen turist olarak bazen amaçsızca gezeriz. Yaşadığımız kenti ise güncel yaşamın koşuşturması içinde gezdikçe, yaşadıkça algılarız. Bakarız, görürüz, duyarız. Peki içinde bulunduğumuz kenti nasıl algılıyoruz? Kentler üzerimizde nasıl bir izlenim ve etki bırakıyor? Mimarlığın, kentleri meşhur etmek konusunda çok kullanılan bir sanat olduğunu biliyor muyuz ve mimarlığı kentlerimizde kullanabiliyor muyuz? 

Kent merkezindeki kaldırımlar daralıp yerini araçlara bırakınca, yayaya ait parklar ve bulvarlar azalınca oluşan yeni bir yaşam tarzı var. Bu yaşam siteler ve alışveriş merkezlerinde geçiyor. Böylece kent kültürü yok oluyor ve kendine has özelliklerini yitirip standartlaşıyor. Bu sayıda sizleri farklı bir pencereden Kentlere bakmaya davet ediyorum.

Bir kenti keşfetmenin en güzel yolu yaya olarak gezmektir. Hem zaman içinde algılıyorsunuz hem de istediğiniz yerde durup belleğinizde fotoğraflar oluşturuyorsunuz. Bir kenti gezerken beyninizde ne kadar çok fotoğraf biriktiriyorsanız kent o kadar güzeldir. Beyoğlu’ndan hızla bir otomobille geçtiğinizi düşünün; Hiçbir şey algılayamazsınız ama tramvaya bindiğiniz zaman, onun  hızıyla Beyoğlu’nun keyfi bir başkadır. Asıl keyfi ise yürümeye başladığınız zaman alırsınız. Bina cephelerindeki süslemeleri, küçük detayları, mağazanın önündeki yazıyı...Hepsini algılar, hepsinin farkına varırsınız.

Kent algısı denildiği zaman ilk akla gelen isimlerden olan şehir plancı Kevin Lync, meşhur “The image of the City” adlı kitabında şehri temel olarak 5 görsel algılama birimine bölmüştür ve insanların zihninde şehirlerin böyle belleksel harita şeklinde bulunduğunu dolayısıyla insanların bu sadeleştirmelerle şehirde yolunu bulduğunu söyler. Algımız önce yolları hafızaya aktarır; Sokaklar, kaldırımlar ve insanların üzerinde gittiği her kanal. Sonra kenarlar gelir; Duvarlar, bina kenarları gibi algılanan sınırlar. Daha sonra meydanlar, istasyonlar ve kavşaklar gelir. En sonda gelen ise anıtlardır; Heykeller ve simge yapılar vb. İşte bunların arasında kalan alanları beynimiz daha kolay tanımlar ve unutmaz. Kent ne kadar bu konuda zenginse sizi o kadar mutlu eder ve unutulmaz olur. Batı kentlerinin birçoğu kente zenginlik katan simge yapılarla çevrilidir; Paris, Viyana, Londra, Barcelona, Milano gibi.

Simge yapılar kente zenginlik katmakla beraber bazen yapılar, mimarları ve kent birlikte anılır hale gelir. Barcelona da böyle bir kent. Gaudi, Barcelona’nın turist potansiyelinin neredeyse yarısından fazlasını sağlayan yapılara imzasını attı ve bu sayede Gaudi ve Barcelona birer marka haline geldiler. Barcelona aynı zamanda örnek kentsel tasarım projeleri ile de anılmaya değer bir kent; 8 yıllık bir projenin ürünü olan Olimpiyat Köyü projesinde olduğu gibi. Deniz kenarındaki Barcelona bu proje öncesinde denize kapalı bir kentti. İnsanlar küçük bir rıhtımdan denizi görebilirdi. Olimpiyat Köyü’nün en önemli konusu kenti denize açmak oldu. Kentin denize dökülen pis su sorunu çözülüp, 5 km’lik sahil bandı oluşturuldu. Bir diğer örnek Katalunya Meydanı; Araçların değil yayaların egemen olduğu alan, kentlinin bir kamusal alanı ne derece benimseyebileceğinin bir diğer örneği. Meydan Barcelonalıların hayatında öyle büyük bir yere sahip ki meydanda 24 saat yaşam devam ediyor. Yayalar ve trafik, yaşlılar ve gençler ahenkli bir birliktelik içinde. Sosyal ve ticari yaşamın kalbi bu meydanda atıyor. Farklı yerlerdeki farklı sembol yapılar kenti anıtsallaştırmış vaziyette. 

Meydanlaşmamış meydanlar, tarihi eser olmaya çalışırken gülünçleşen anıtsal yapılar, doğal olmaya çalışırken sakilleşen kullanışsız parklar, sanat kavramına yakışmayan heykeller...Oysa ki tüm bunlar uzmanları tarafından yapıldığında rahat kullanılan estetik yapılara, hayatı güzelleştiren sanat eserlerine, doğaya saygı gösteren yaşanılası mekanlara dönüşebiliyor. Sonuç olarak tüm amaç insana değer veren, yerelliği yok etmeden gelişen, hayata zevk ve renk katan kentlerde yaşayabilmek.

 

Hepiniz sanatla kalın, hoşçakalın.

 

Selahattin Yücel  

Mimar